top of page

Cadı ve Avcı

Uzun zaman oldu. Benim için yazmayalı uzun zaman oldu. Bunun nedeni kendimi düşünmeye vermemdi. Üzerinde çalıştığım yazıları derinleştirmek, kendi kurduğum evrenin kurallarını oluşturmaktı. Bunu şu anda en iyi şekilde yaptığıma inanıyorum. Elbette sadece düşünmedim, düşündüklerimi kağıda döktüm ancak bunu düşünürken yapmadım. Düşünmem üç ay sürdüyse yazmam iki haftamı aldı. Artık öncesine göre paylaşacağım daha fazla şey var.


Yazmayıp sadece düşündüğüm bu zamanda kurduğum evrenden bağımsız bir masal türedi zihnimde. Bu masal bir şekilde beni ayakta tuttu. Aslında iç açıcı bir masal değil yani bu masalın sonunda kazanan yok kaybeden veya kaybedenler var. Ancak buna da siz karar verin. Masalımın adını Cadı ve Avcı koydum, acemice bir ad ve masalın anlamına da vurgu yapmıyor ama önemli değil. Bu adı koydum çünkü onlar, benim hatırlamak istediğim iki karakter.


Cadı ve Avcı:

Bize göre uzun zaman önce, insanın korku ve öfkeyle tanıştığı vakitlerde dağların arasındaki ovada bir kasaba varmış. Bu kasabanın halkı yardımsevermiş ancak sadece kendilerine. Kasaba sakini olmayanları ve dışarıdan gelen gezginleri kınar, onları kasabadan kovarlarmış. Yabancılara karşı sert, kendilerine karşı sevecen olan kasaba halkı için hayat sakin ve olması gerektiği gibiymiş. Çünkü bu kasabada yapılan iş aileden çocuğa geçermiş. Anne ve baba şifacıysa çocuk da şifacı olurmuş, anne ve baba marangozsa çocuk da marangoz olurmuş. Kasaba halkının oluşturduğu bu düzenin bozulmaması için evlilikler de belli kurallar doğrultusunda yapılırmış. Örneğin şifacı bir erkek, doktor bir kadınla evlenmek zorundaymış veya ormancı bir erkek, marangoz bir kadınla evlenmek zorundaymış. Anne ve babanın mesleklerinin farklı olması durumunda ailenin iki çocuğu olurmuş; biri kız biri de erkek. Erkek çocuk, babanın mesleğini; kız çocuk da annenin mesleğini alırmış ve bu şekilde hayat devam edermiş.


Etrafını saran dağlar nedeniyle hiç savaş görmemiş bu kasabada iki farklı ailede, iki farklı çocuk doğmuş. İlk aile kasaba düzenine uygun yaşarmış. Anne aşçı, baba da avcıymış. Aşçı annenin ve avcı babanın bir kızı varmış. Kız, annesinin yemek becerilerini almış. Doğan ikinci çocuk erkekmiş ve bu erkeğe de babanın mesleği öğretilmeliymiş.


Kasaba düzenini eleştirmeden uygulayan ve bu düzene sadık ailenin yeni doğan erkek bebekleriyle beraber başka bir ailenin kız çocuğu doğmuş. Ancak ikinci aile, birinci aileden tamamen farklıymış. Baba bir müzisyenmiş, doğanın seslerini dinleyerek kasabanın şefi ve kasaba eğlenceleri için şarkılar bestelermiş. Anne ise şifacıymış. Doğanın sunduğu malzemelerle kasaba halkı için ilaçlar üretir, tedavilerde kullanmaları için doktorlara verirmiş. Müzisyen bir erkek ile şifacı bir kadının evlenmesi Şef için kabul edilebilir bir durum değilmiş. Çünkü çocuklarının hangi mesleği yapacakları belli olmayacakmış ve bu durum kasaba düzenine ihanet sayılırmış. Bu yüzden çiftin evlenmesine izin verilmemiş ancak çift birbirine çok aşıkmış. Kasabadan kaçıp dağın eteklerine serilmiş yemyeşil ve sık ormana sığınmışlar. Burada kendilerine bir kulübe yapıp yaşamaya başlamışlar. Kasaba düzenini bozdukları için Şef, bu çifti yabancı ilan etmiş. Kasaba halkı, çiftin kendilerine verilen görevler dışındaki meslekleri de yapabildiklerini öğrenmiş ve bu çiftin lanetlendiğine inanmış. Çiftimizin ilk ve tek kız çocuğu da kendilerinin oluşturduğu bu yeni hayatta, tahtadan kulübede doğmuş.


Erkek zamanla babasından daha güçlü olmuş. Tek başına iki geyik avlayabiliyor ve kurt sürülerini uzaklaştırabiliyormuş. Avcılık yeteneği ve gücü bütün kasabada duyulmuş, kasaba halkına sürekli et sağlayabildiği için babası mesleğini bırakmış ve çocuk Avcı adını almış.


Kız zamanla dünyayı keşfetmiş. Anne ve babası ona sadece müziği ve şifayı öğretmemiş; okumayı, yazmayı, yemek yapmayı, bitki toplamayı, ağaç kesmeyi, ağaç yetiştirmeyi kısacası doğanın düzenini öğretmişler. Ancak kız büyüdükçe kasabayı merak etmiş. Kendilerine hem bu kadar uzak hem de bu kadar yakın olan bu kasabaya gitmek istemiş. Ailesi izin vermemiş. Anne ve babası "O kasabaya gidersen sana canavar derler. Seni öldürebilirler." demişler. Büyüdükçe kız buna inanmamaya başlamış sadece kasabaya gitmek için doğru zamanı beklemiş.


Gel zaman git zaman Avcı, aile evinden ayrılıp kendi evini yaptırmak istemiş ancak evinin kasaba içerisinde olmasını istememiş. "Ormanın içinde olursam kolaylıkla hayvan bulabilirim. Kasabaya taşıması da kolay olur." diye düşünüyormuş. Bu yüzden Şef'ten izin alıp ormanda bir ev yapmak istediğini söylemiş. Şef izin vermiş ancak dikkatli olması gerektiğini de söylemiş. "Ormanda yabancılar var. Onlara çok yaklaşma ve kasaba sınırının yakınlarında kal." demiş. Avcı bunu kabul edip ormana doğru yola çıkmış. Kasaba sınırına yakın bir alan seçmiş ve Ormancı ile Marangoz'a haber vermiş. Onlar evi yaparken Avcı da ormanı gezmeye başlamış. Sık ağaçlar arasında yürürken sonunda bir araziye çıkmış. Ağaçlardan arındırılmış, küçük bir kulübenin olduğu bir araziymiş. Avcı saklanmış "Yabancılar." demiş. Kulübenin içerisinden kimlerin çıkacağını merakla beklemeye başlamış.


Sonunda kulübeden bir kız çıkmış. Kendisiyle aynı yaşta olan bu kız, kulübenin önündeki küçük otları temizlemeye başlamış. "Bahçıvan." diye düşünmüş Avcı. Kız bütün otları temizleyince eline bir balta almış ve etraftaki büyük odunları küçültmeye başlamış. "Ormancı mı?" diye düşünmüş Avcı, kafası çok karışmış. Çünkü daha önce iki farklı iş yapan birini görmemiş. Kız bütün odunları küçültünce bu sefer de onlardan bir ateş yakmış. Üzerine su dolu bir kazan koymuş ve şarkı söyleyerek kazanın içerisine bitkiler ile et koymaya başlamış. Avcı artık hayal gördüğünü sanmaya başlamış. "Otları temizliyor, odunları kırıyor, yemek yapıyor, şarkı söylüyor. Yabancılar her şeyi yapabiliyor!" Baltasını sıkıca kavramış Avcı. Yabancı kız ile savaşabileceğini düşünerek saklandığı yerden çıkmış.


Kız başını çevirince Avcı'yı görmüş, korkuyla bağırıp kulübeye kaçmış. Çünkü hayatında ilk kez başka bir insan görüyormuş. Avcı gururlanmış "Ondan güçlü olduğumu biliyordum." diye düşünmüş. Kulübeye doğru yürürken burnuna kazandaki yemeğin kokusu gelmiş. Ne kadar da güzel kokuyormuş! Avcı kazanın başına geçip yemeğe bakmaya başlamış. Yemeğin kokusu yoğunlaştıkça Avcı'nın da karnı gurulduyormuş. Yemeği yemek istemiş. Baltasını yere bırakıp yavaş adımlarla kulübeye yaklaşmış. Kapıya vurmuş ve seslenmiş. "Daha önce bu kadar güzel kokan bir yemek görmemiştim. Bir kaşık yememe izin verir misin?" Kız perdeyi hafifçe kaldırıp Avcı'ya bakmış. Avcı, kızın gözlerindeki korkuyu görmüş, onu sakinleştirmek istemiş. "Korkuttuğum için özür dilerim. Kasaba dışında yaşayan bir insan görmemiştim." demiş.


Kasaba adını duyunca kızın içini bir heyecan kaplamış. Hemen bir kase ve kaşık alıp kapıyı açmış. "Sen kasabadan mı geldin?" diye sormuş kız, Avcı'ya. "Evet." demiş Avcı. Kızın içini tekrar bir korku sarmış. "Kasabalılar sana canavar der ve öldürmek isterler." demişti anne ve babası. Bunu hatırlayınca kız korkmuş, tekrar evin içine girmiş. Avcı ise ona zarar vermeyeceğine dair söz vermiş. Kız ona inanmış ve yemeğini Avcı ile paylaşmış.

Beraber yemek yiyip sohbet etmişler. Avcı, kıza kasabayı anlatmış; kız, Avcı'ya dünyayı anlatmış.


Güneş batınca Avcı geri dönmek için yola koyulmuş. Kızın yanından ayrılmadan önce tekrar geleceğine dair ona söz vermiş kız da kabul etmiş. Bu "farklı" arkadaşlık ikisinin de hoşuna gitmiş. Zaman geçmiş kızın ve Avcı'nın arkadaşlığı ilerlemiş. Avcı, kızın kasabayı görmek istediğini öğrenmiş. Avcı onu kasabaya götürmeyi teklif etmiş. Ancak kız hala korkuyormuş. Avcı ise onu sakinleştirmiş. "Ben kasabadaki en güçlü erkeğim bu yüzden bana Avcı derler. Sen merak etme onlar bana güvenirler, beni dinlerler." demiş. Kız kabul etmiş.


Kasabadaki insanlarla tanışacağı için çok heyecanlanmış kız. O insanlar için bahçesindeki en güzel çiçekleri toplamış ve dolabındaki en taze malzemelerden yemek hazırlamış. O güne özel, anne babasından yadigar kumaştan kendine elbise yapmış. Öğlen vakti Avcı gelmiş kızla beraber kasabaya gitmiş. Sınırda onları Aşçı olan, Avcı'nın ablası görmüş. Şaşırmış sonra korkmuş "Yabancı getiriyor." diye düşünmüş. Aşçı tam kaçacakken Avcı onu durdurmuş ve anlatmış. Aşçı bunun kötü bir fikir olduğunu ve kızı geri götürmesi gerektiğini söylemiş. Avcı ise Aşçı'dan rica etmiş. "Sen Aşçısın. Bu kasabada senden daha güzel yemek yapan yok. Onun yemeğinin tadına bak, belki senin yardımcın olur." demiş. Aşçı tereddüt etmiş ancak olmaz dememiş, Avcı'ya güvenmiş. Kızın yemeğini yemiş, kendi yemeğinden bile lezzetliymiş. Sonrasında onları Bahçıvan görmüş. Avcı ondan rica etmiş. "Bu kasabada bitkileri senden daha güzel büyüten yok. Onun çiçeklerine bak, belki senin yardımcın olur." demiş. Bahçıvan tereddüt etmiş, Şef'e haber vermek istemiş ancak Avcı'ya da güvenmiş. Kızın çiçekleri kendi çiçeklerinden daha renkliymiş. Sonra onları Terzi görmüş. Terzi'nin henüz mesleğini öğretebileceği bir çocuğu yokmuş. Bu yüzden kızı tanımış. Kızın lanetli olduğunu hemen anlamış. "Uzak durun! Yemeğini yemeğin, hediyesini kabul etmeyin. Kızın üzerindekine bakın. Benim elbiselerimden daha kaliteli. Bu imkansız değil mi?" Terzi'nin yakarışları Aşçı ve Bahçıvan'ın içindeki gizli korkuyu da açığa çıkarmış. "Benden daha güzel yemek yapmış. Bu imkansız değil mi?" demiş Aşçı. "Benim çiçeklerimden daha renkli çiçekler yetiştirmiş. Bu imkansız değil mi?" demiş Bahçıvan. Avcı onları sakinleştirmeye çalışmış ancak işe yaramamış. Kız ise bağırışlardan çok korkmuş, ormana kaçmış. Avcı, kızı sakinleştirmek istemiş ancak peşinden gidememiş. Kasabalılar, Avcı'yı yakalayıp Şef'e götürmüşler.


Herkes Şef'e olan biteni anlatmış, Şef sinirlenmiş. "O kız lanetli olan çiftin çocuğudur bu yüzden lanetli doğmuştur. Birden fazla iş bilmesi bu lanetten kaynaklıdır. Birden fazla iş bilen tek varlık vardır. O da Cadıdır. Cadı'nın anlamı; Tanrı'nın kurallarına uymadığı için kötü güçlerle lanetlenmiş demektir." demiş. Avcı, kızın zararsız olduğunu anlatmaya çalışmış ancak kimse buna inanmamış. Kasaba halkı, Cadı'nın Avcı'yı büyülediğini düşünmüşler. Sonunda Şef bir karar vermiş. "O Cadı kasabamızdan uzak durmalı. Daha önce hayvan dışında bir canlı öldürmemiştik bu işi de Avcı yapar. Ancak sana fazla iş vermeyeceğim Avcı, bu kurallara aykırı. Yaptığın işi yapmaya devam et ve kasabamızı koru. Sen kendi işini yaptıkça Cadı'nın büyüsü de ortadan kalkar." Şef'in bu sözlerinden sonra herkes evlerine dağılmış. Avcı koşarak ormana gitmiş.


Kız kulübenin içinde ağlıyormuş, Avcı onu duyabiliyormuş. Kız ile konuşmaya başlamış. Onu sakinleştirmek için yalan söylemiş. Kız kaçtıktan sonra Şef'in karşısına çıktığını ve kasabalıları ikna ettiğini söylemiş. Kasabalılar ilk defa birden fazla iş yapan birini gördükleri için korkmakta haklı olduklarını ancak onların kötü olmadıklarını kıza anlatmış. Kızın içi rahatlamış. Kulübeden çıkıp Avcı'nın yanına gitmiş. "Onlarla tanışabilir miyim?" diye sormuş kız. Avcı başını iki yana sallamış, yalan söylemeye devam etmiş. "Kasabadaki her iş bir kişiye verilir ve senin her işe koşturman gerekir. Her işe koşturmak seni hasta eder, hiçbir iş yapmazsan da kasabada yaşamana izin vermezler. Ama merak etme kasabalılar senden özür dilemek için sana bir isim verdiler." Kız merakla sormuş. "İsmim nedir?" Avcı yalanın sonunu getirmiş. "Cadı. Anlamı yetenekli. Lanetli değil, Tanrı tarafından yetenekle kutsanmış demek." Cadı çok sevinmiş, ismini de anlamı da çok beğenmiş. Avcı ise Cadı'nın mutluluğu için bu yalana inanmak istemiş.


Avcı sabahları avlanıyor, akşamları Cadı ile sohbet ediyormuş. Cadı sabahları kasaba halkı ve Avcı için yemekler ile ilaçlar yapıyor, akşamları Avcı ile sohbet ediyormuş. Sohbetleri o kadar güzelleşmiş ki aşık olmuşlar. Artık birbirlerinden ayrılamaz olmuşlar. Günün büyük vaktini birlikte geçiriyorlarmış. Avcı sabahları erkenden avlanmaya gidiyormuş, avladıklarını öğle vaktinde kasabaya götürüyormuş. Bu sayede Cadı ile daha fazla vakit geçirebiliyormuş.


Zamanla Avcı, kasaba halkına büyünün etkisinde olmadığına inandırmış. Kasaba halkı tekrar Avcı'ya güvenmiş. Ancak hala Cadı'dan korkuyorlarmış, bazı zamanlar Avcı'ya soruyorlarmış. Avcı ise onları rahatlatıyormuş ancak ormana girmediklerinden emin olmak için kasaba halkına da yalan uydurmuş. "Cadı artık büyü yeteneğini kaybetti. Hala ormanda yaşıyor ancak büyü yapamıyor. Merak etmeyin tamamen güçsüzleştiğinde onu bu ormandan kovacağım." diyormuş. Kasaba halkı Avcı'yı kahraman ilan etmiş. Demirci, Avcı'nın rahatça savaşabilmesi için ona ok ile yay yapmış. Işıkçı, Avcı'nın Cadı'yı korkutması için geceleri kasaba lambalarını yakmakta kullandığı ateşten ona da vermiş. Avcı bu hediyeleri kabul etmiş ve Cadı'nın yanına dönmek için ormana doğru yola çıkmış. Niyeti bu hediyeleri kullanmak değilmiş, sadece ateşi kullanarak geceleri çok karanlık olan sevgilisinin kulübesini aydınlatmak istiyormuş. Ateşi, sevgilisi Cadı ile paylaşmak istiyormuş.


Avcı ormanda yürürken ayak sesleri duymuş. Takip edildiğini düşünüp yolunu değiştirmiş. Kasaba halkının, Cadı'nın nerede yaşadığını öğrenmelerini istemiyormuş. Ancak sonradan fark etmiş. Onu izleyen kasaba halkı değil, ayıymış. Ayı, Avcı'ya saldırmış. Avcı kendisini korumayı başarmış ve ayıyı korkutmuş. Ancak ayı ile olan savaşında yönünü karıştırmış. Cadı'nın kulübesini kaybetmiş. Bir ağacın tepesine çıkıp araziyi bulmayı düşünmüş. Avcı tırmanabileceği bir ağaç ararken ayı kükreyip koşmaya başlamış. Avcı'yı bir korku duygusu ki esir almış. Ayının, Cadı'nın yaptığı yemeklerin kokusunu aldığı için koşmaya başladığını düşünüp paniklemiş. Cadı'yı kurtarmak için ayıya bir ok atmış. Ayı yaralanmış ve tekrar Avcı'ya saldırmış ancak Avcı, ayıyı korkutmayı başarmış. Ayı korkudan farklı bir yöne doğru koşmaya başlamış. Avcı sevinmiş. "Sevgilim kurtuldu." diye düşünmüş. Ayıyı tuzağa düşürmek için Demirci'nin yaptığı oku, Işıkçı'nın ateşiyle yakmış. Eğer ayıyı bu yanan okla vurabilirse derisini yüzmek daha kolay olurmuş ve Cadı'ya ayının kürkünü hediye edebilirmiş. Avcı bunu düşünerek kendinden emin bir şekilde oku fırlatmış ancak gücüne fazla güvenmiş. Ok, Ayının önüne düşmüş ve ayı yönünü değiştirip kaçmaya devam etmiş. Avcı bir kez daha ateşli oku savurmaya hazırlanmış ancak o anda bir çığlık duymuş.


Çığlığın kimden geldiğini anlamış ve çığlığın geldiği yöne doğru koşmaya başlamış. Cadı'nın kulübesine doğru koşarken bir yandan Tanrı'ya yalvarıyormuş. "Lütfen Tanrım, o olmasın. Bütün ormanı yakabilirim ama o olmasın." Avcı araziye varmış. Karşılaştığı tek manzara ise yanmakta olan tahtadan bir kulübeymiş. Avcı paniklemiş, yangını söndürmek için su aramış ancak yakınlarda bir su kaynağı bulamamış. Aklına tek çare olarak kasabadaki göl gelmiş. Koşarak kasabaya ulaşmış ve gölden bir kova su doldurmaya çalışmış. Avcı, kasabaya vardığında çığlıklar büyümüş. Artık bütün kasaba halkı çığlıkları duyabiliyormuş. Avcı su ile doldurduğu kovayla beraber ormana geri koşmuş. Kasaba halkı bu çığlıkların Cadı'dan geldiğini düşünerek Avcı'nın peşinden koşmuşlar.


Araziye vardıklarında artık çığlıklar duyulmuyormuş. Avcı, elindeki su dolu kovayı yangının üzerine dökmek istemiş ancak koşarken dikkat etmediği için bütün su yola dökülmüş. O kova dolu olsaymış bile artık bir işe yaramazmış. Çünkü kulübe tamamen yanmış ve yanan enkazın altında Cadı'nın kafası ile kolu görünüyormuş. Kasaba halkı gördükleri manzara karşısında sevinç çığlıkları atmaya ve dans etmeye başlamışlar. "Büyü yok, Cadı yok. Çok yaşa Avcı, kurtardın bizi Avcı!"


Avcı ise hiçbir şey duymuyormuş sadece bakabiliyormuş. Gözlerinin önünde yanan Cadı'ya bakmaktan başka bir şey yapamıyormuş. "Ama böyle olmamalıydı." diye düşünmüş Avcı. "Ben sana bu ateşi geceleri rahat etmen için getirmiştim. Geceleri de etrafını görebil diye, daha kolay yemek yapabil diye getirmiştim. Ateş hayatını kolaylaştırmalıydı. Benim, ateş ile beraber hayatını kolaylaştırmam gerekiyordu." Bütün bunlar kafasında dönmüş durmuş. Hiç sesi çıkmamış Avcı'nın. Yapamıyormuş ki, konuşamıyormuş. Sadece bakabiliyormuş.


Kasaba halkı ise o gün bayrammış gibi eğleniyorlarmış. Sonunda Avcı'yı omuzlarının üzerine almışlar ve güle oynaya onu Şef'in karşısına çıkarmışlar. Şef de çok mutluymuş, Avcı'ya binlerce teşekkür etmiş. "Senin bu kasabadaki en güçlü adam olduğunu biliyorduk. Cadı seni büyüledi ancak büyüsünü yendin, seni kandırmaya çalıştı ancak sen onu kandırdın. Cadı seni öldürmeden sen onu öldürdün. Bu kasabada senden daha çok güvendiğim biri yok. Biliyorsun Avcı, Şeflik için kimsenin zamanında cesaret edemediği bir kahramanlık yapması gerekir. Bu Şeflik işi kanla değil, hak edilerek kazanılır. Yıllar önce ben, kasabamıza bu katı kuralları getirerek kavganın ve savaşın olmadığı, sakinliğin ve huzurun hüküm sürdüğü bir yaşam kurmayı başardım. Bu benim kahramanlığımdı ve sen de bu katı kuralları korudun. Kurallarımızı bozmaya çalışan lanetliği yok ettin, artık barış ve huzur içinde yaşamaya devam edebiliriz. Bu kahramanlığın unutulmayacak Avcı. Çünkü biz, senin tekrardan sağladığın barış ve huzurla yaşamak istiyoruz."


Bu kasabada Şeflik görevi süresi olmayan ve anne ile babadan geçmeyen tek görevmiş. Şef olabilmek için bir kahramanlık sergilenmesi gerekiyormuş. Peki süresiz derken ne demek istemişler? Ölüm yok demek istemişler. Yeni bir Şef gelinceye kadar eski Şef ölmezmiş, kasabayı yönetmeye devam edermiş. Ne yapalım, Cadı ile Avcı'nın da kaderi böyleymiş. Bildiğini sandığı dünya tarafından Cadı ilan edilen kız ve hayvanları öldürüp onlarla savaşabildiği için her şeyden güçlü olduğuna inanan Avcı.


Cadı'nın sonu belli ama Avcı'nın sonu nasıl gelmiş? Aslında Avcı'nın sonu hiç gelmemiş. Cadı öldükten sonra Avcı bir daha hiç konuşmamış. Eğlencelerle Şef koltuğuna oturttukları Avcı'dan, kasaba halkı zamanla nefret etmeye başlamış. Çünkü Avcı hiçbir şey yapmıyormuş. Konuşmuyormuş, hareket etmiyormuş, yemek yediğini bile gören olmamış. Şeflik görevini de başkasına veremiyormuş çünkü Cadı'yı öldürmek, zamanında yapılmış en zor ve en büyük görevmiş. Avcı'nın kulaklarından çığlıklar, zihninden yanan kulübe hiç gitmez olmuş. Avcı'nın hala yaşadığını gösteren sadece iki şey varmış. Bir, sol elinde tuttuğu kovayı arada su atarmış gibi sallaması; iki, kimi zaman sağ elinde tuttuğu oku avucunu kanatacak kadar sıkmasıymış.


Masalımızın Sonu.




 
 
 

Yorumlar


Konuşmak İstediğin Her An

@2025 Ekim

  • Instagram
  • Pinterest
  • Spotify
bottom of page